z kuşağı
neden önemlisin ve kendini önemsemelisin biliyor musun z kuşağı?

çünkü hırsız ve hain siyasetçiler kendi kuşakları ve üst kuşakların duygularını tahmin edebilir, hareketlerini öngörebilir. bu kuşakları nasıl kontrol edebileceğini bilirler ve istedikleri gibi at koşturabilirler. ama alt kuşaklar için bu böyle değildir.

alt kuşakların muhalif faaliyetleri her zaman için 10 kat 20 kat daha fazla korkutucudur. sizleri velet çocuk diye aşağılamaya çalışırlar sırf bu korkuları sebebiyle. bunlara kanmayın, kendinizi daha fazla ciddiye alın.

bizden önceki kuşak bizden çok daha kötüydü. bizim üst kuşağımızda protesto eylemi terör eylemiyle eşdeğer bir şeydi mesela. bizim kuşak bu sert kuralları esnetti ve sizleri yetiştirdi. şimdi sizin sıranız, şimdi sorumluluk sizde.
mahşer günü - hikaye
burak aniden uyandı, daha doğrusu kendine gelmesi ani oldu ama bedeni bilinciyle senkron değildi, üşüyordu ve henüz parmakları hariç hiçbir yerini hareket ettiremiyordu, gözlerini de henüz açamamıştı. kendisine gelmek için kontrollü nefesler almaya başladı. bir süre sonra parmaklarını ve kollarını hareket ettirmeyi başarmıştı, ardından gözlerini açacak kuvveti de bulabilmişti kendisine. gözleri özellikle direnmişti kendisine, göz kapakları neredeyse birbirlerine yapışmıştı ve bu yüzden gözlerini açarken acı çekmişti. sanki binlerce yıldır uyuyor gibi hissediyordu kendisini. bulunduğu yer de yatağa benzemiyordu, bir plajda üzerini kumlarla örtmüştü sanki, tek farkı bu kumların soğuk olmasıydı. sadece kafasının yarısı dışarıdaydı ve parmaklarını hareket ettirebilmesine rağmen henüz bu toprak mı kum mu anlam veremediği şeyin içerisinden çıkaramamıştı.

gözlerini açtıktan birkaç saniye sonra etrafını daha net görmeye başlamıştı. evet burası kesinlikle yatak değildi ve toprak gibi bir şeyin içindeydi. bir gökyüzü de yoktu, etraf loş ışıkla aydınlanmış olmasına rağmen bunlar yaklaşık 100 metre yukarıda olan tavandan gelen ışıklardı. bir tür kubbe gibi bir tavan vardı ve bu haliyle neredeyse bir basketbol sahası büyüklüğündeydi. bir rüyada mıyım acaba diye düşündü ve gözlerini sıktı, birkaç saniye böyle bekledikten sonra tekrar açtı. hayır bu bir rüya değildi. etrafında hareketlilik vardı, kafasını henüz kımıldatamıyordu ama gözlerini çevirdiğinde olup bitenleri görebiliyordu. kendisi gibi başkaları da vardı ve bunlar yavaş yavaş toprağın altından çıkıyorlardı. üzerlerinde hiçbir şey yoktu ama toprak kiri gibi bir şey de yoktu, herkes sağlıklı görünüyordu. ancak bir sebepten hareketleri zombi gibi çok yavaştı, henüz kendilerine gelememiş olmalılar diye düşündü.

alanın ortasında bir ışık ve küçük bir platform gibi bir şey vardı, platformun üzerinde de ahşap bir sandalye. kendisinden daha önce uyanmış olan bir tanesi ışığa kadar ilerledi, platformun üzerine çıktı ve sandalyeye oturdu. sonrasında cılız bir makine sesi duyar gibi oldu, çalışmaya hazırlanan hidrolikler gibiydi sanki.

platform aşağı doğru inmeye başladı ve adam gözden kayboldu. platform aşağı inerken üzeri kapanmış olsa gerek ortadan gelen o bariz kuvvetli ışık kaybolmuştu. ancak kısa bir süre sonra o hidrolik seslerini tekrar duydu ve platform tekrar ortaya çıktı. görebildiği kadarıyla birkaç kişi daha vardı ayakta ve bu insanlar da platforma doğru ilerlemeye başladı.
hem içindeki merak duygusu alevlenmişti hem de artık biraz daha kendisine gelmişti. tüm gücünü toplayarak kollarını hareket ettirmeye çalıştı. biraz ıkınır gibi olduktan sonra iki kolunu da dışarı çıkarmayı başarmıştı. tekrar bir nefes alıp gücünü topladıktan sonra olduğu yerde oturacak kadar kuvveti bulmuştu kendisinde. oturduğunda gömüldüğü toprağı tekrar inceledi. bu kesinlikle toprak değildi, ama kum da değildi. kum gibi ağırlığı olmasına rağmen rengi toprak rengi gibi grinin çeşitli tonlarıydı ve 10 santim kadar derinliğe gömülmüştü.

ellerine doğru baktı ve dehşetle gözleri büyüdü. burak 75 yaşında yaşlı bir adamdı ve elleri de 30 lu yaşlarındaymış gibi görünüyordu. kesin bir rüya görüyorum diye mırıldandı ve uyanmak umuduyla tekrar gözlerini yumdu. birkaç saniye sonra dehşetle irkilerek gözlerini açtı. “yoksa” diye mırıldandı, “yoksa öldüm mü? burası da mahşer yeri mi?”
anılarını hatırlamaya çalıştı. aklı yavaş yavaş yerine geliyordu ve en son hasta bir şekilde yatağında acılarla uyuduğunu hatırladı. uyuyabilmek için pek çok ilaç alması gerekmişti. “öldüm ben!” diye düşündü kendi kendine. “öldüm ve burası da öbür dünya”. kalbi aniden gümbür gümbür atmaya başlamıştı ve bu şokun verdiği enerjiyle ayağa kalkacak gücü kendisinde bulabilmişti. ancak yine de motor bilişleri yeterince iyi değildi ve kendisi de diğerleri gibi güçlükle ilerliyordu. diğerlerinin neden zombiler gibi hareket ettiğini şimdi anlamıştı.

diğerleri gibi yavaş ve güç adımlarla platforma doğru ilerlemeye başladı. kendisi ayağa kalkana kadar birkaç kişi daha aşağıya inmişti. ayakta başka kimse yok gibi görünüyordu, ama yeni uyananlar vardı. muhtemelen kendisinin geçirdiği süreci geçireceklerdi bunlar da. bakışlarını platforma odaklayıp yürümeye devam etti. birkaç dakikanın ardından platforma ulaşmıştı. sandalyeyi çok iyi düşünmüşler diye düşündü, çünkü bedeni genç ve sağlıklıydı ama yorgunluğu yine en son hatırladığı 70 li yaşlarında yaşadığı yorgunluklar gibiydi. yavaşça sandalyenin üzerine oturdu ve kaslarını gevşetip arkasına yaslandı. hidrolik seslerini yine duydu, bu kez sesler daha canlıydı. kısa bir süre sonra platform aşağı doğru hareket etmeye başladı.

aşağı doğru inerken üstündeki boşluk tencerenin kapağını kapatırmış gibi kapandı ve her yer birden kapkaranlık olmuştu. bir süre sakince iniş yapmaya devam etti platform. yaklaşık 20 saniye sonra yavaşlayarak durdu. asansör kapısı gibi bir kapı açıldı, kapının açılmasıyla birlikte içeri ılık bir havayla birlikte kuvvetli bir ışık doldu. gözlerinin ışığa alışması için birkaç saniye ellerini kaldırıp gözlerine siper etmesi gerekmişti.
tam artık ışığa alışmış ve etrafına göz atmak üzereydi ki etrafında iki kişinin kollarına girip kendisini sandalyeden kaldırdığını hissetti. daha ne olduğunu anlamadan kendisini bir tekerlekli sandalyenin üzerinde bulmuştu. tekerlekli sandalye hareket ederken hidrolik seslerini yine duydu, platform tekrar yukarı gidiyor olmalıydı. hala konuşabilecek gücü yoktu, kafasını güçlükle kaldırıp tekerlekli sandalyede kendisini taşıyanlara baktı. bunların sağlıkçı olduğu belliydi, ancak üzerlerindeki üniformalar çok yabancı gelmişti, bir de hiç konuşmuyorlardı. ne biçim mahşer günü bu diye düşündü.

hemşireler bir kapının önünde duraksadı ve sandalyeyi kapıya doğru çevirdiler. kapı otomatik olarak açılmıştı. ardından içeri geçtiler ve burak’ı sandalyeden alıp bir yatağa yatırdılar. hemşireler cılız görünüşlerinin aksine oldukça güçlü kuvvetli insanlardı ve neredeyse hiç zorlanmadan kendisini yatağa almışlardı. hemşirelerin birisi bir şırıngada turuncu renkli bir sıvı hazırladı. hiç bekletmeden burak’ın omuzundan iğneyi vurdu. ardından boş bakışlarla burak’a doğru bakmaya başladılar. burak tam bir şeyler söylemek üzereydi ki gözleri ağırlaştı ve uykuya daldı.

burak tekrar aniden uyandı. aradan ne kadar zamanın geçtiğini bilmiyordu ancak bu kez o ağırlık yoktu üzerinde, tıpkı gençliğinde olduğu gibi zindeydi. bu arada üzeri temizlenmiş, tıraş edilmiş ve giyindirilmişti. daha önce hiç hissetmediği kalitede bir kumaş vardı üzerinde. ipek olmalı diye düşündü.

yatağında olduğu yerde doğruldu, bu kez motor bilişleri sorun çıkarmıyordu. öylesine zindeydi ki kafes buradan çıkıp kafes dövüşüne bile katılabilirdi. gençliğinde bir heves olarak kalmıştı bu. birden boğazının kuruduğunu hissetti, susamıştı. “su” dedi kendi kendine, bu kez sesi tok ve gür çıkmıştı, tıpkı gençliğinde olduğu gibi.
“buyurun” dedi birisi. kafasını sesin geldiği yere çevirip baktığında 40 lı yaşlarda fit takım elbiseli birisini gördü, elinde kocaman bir bardak su vardı. çok fazla düşünmeden adamın ellinden suyu aldı ve bir dikişte içti. artık kendisini çok daha iyi hissediyordu ve buna bağlı olarak anıları daha fazla geliyor, beyni daha fazla sağlıklı çalışıyordu.

“ben öldüm mü? burası öbür dünya mı?” diye sordu suyunu içip bir nefes aldıktan sonra
“evet burak bey, uzun bir zaman önce öldünüz. burası bir başka dünya evet, ama sizin bildiklerinizle arasında biraz farklar olabilir” dedi güler yüzlü kibar adam.
“sen sorgu meleği misin bu durumda?” diye sordu burak.
“evet” dedi kibar adam kısa bir duraksamanın ardından “öyle de denilebilir”
“kimin tanrısı doğru tanrıymış acaba?” diye sordu burak gülümseyerek esprili bir şekilde. aslında hem korkuyor hem de şaşkındı, ancak bu mizahi karakterinin ortaya çıkmasına bir engel değildi.

“hepsi!” dedi takım elbiseli kibar adam bir kahkaha attıktan sonra. burak’ın kafası karışmıştı. tekinsiz bakışlarla karşısındaki adamı süzdü ve bu çıkış karşısında ne diyebileceğini düşünmeye başladı. birkaç saniyelik sessizliğin ardından “gelin sizi biraz gezdireyim” dedi takım elbiseli adam eliyle nazikçe kapıyı işaret ederek. burak kafasını sallayarak itiraz etmeden yerinden kalktı. kendisi için hazırlanmış ayakkabıları giydi, ayakkabılarda şimdiye kadar hiç görmediği bir bağcık sistemi vardı ayakkabı giydikten sonra neredeyse ayağının kalıbına göre uyumlu hale gelmişti. burak birkaç saniyelik şaşkınlığın ardından dikkatini toplayıp kafasını kaldırdı ve takım elbiseli adam ile birlikte yürümeye başladılar.
“ismini söylemedin” dedi burak sessizliği bozmak adına. “michael diyebilirsin” dedi takım elbiseli nazik adam bir kahkaha atarak.

odadan dışarı çıktılar ve koridorda ilerlemeye başladılar. birkaç dakika böyle yürüdükten sonra asansör kapısına benzeyen bir kapının önünde durdular. ancak asansör düğmelerine benzer bir panel filan da yoktu. kapı kendi kendisine açıldı ve içeri girdiler. ardından kapı kapandı ve asansör hareket etti. asansör bir yerde duraksadı ve tekrar hareket etti, ancak bir gariplik vardı, asansör yan tarafa doğru paralel hareket ediyordu. burak sorgulayan ve ürkek bakışlarla.

“bizim asansörlerimiz sadece yukarı aşağı hareket etmez” dedi michael gülümseyerek. “geniş bir ağımız var ve sadece aşağı yukarı gitmek iletişime yeterince katkı yapmıyor.”
asansörde dijital bir panel vardı ve panelin üzerinde çeşitli sayılar vardı. “bunlar nedir?” diye sordu burak eliyle paneli işaret ederek.
“bunlar” dedi takım elbiseli adam, “bunlar asansörün sağlığı diyebiliriz. burada yüksekliğimiz var, burada ikimizin toplam ağırlığı var, burada asansörün anlık olarak harcadığı enerji var, burada da hızımız var. şurada da hızımız var, şu an 489 km/s ile ilerliyoruz. "

burak tekrar irkildi ve rüyada olabilir miyim diye düşündü. fizik ilgi alanlarından birisiydi ve bu hızlara bu kadar kısa sürede çıkılması çok mantıksızdı. ama rüyada olsa bile uyanmak da istemiyordu, bu yüzden gözlerini yumup kendisini sıkmak istemedi. 10 dakikalık bir paralel yolculuğun ardından asansör tekrar yukarı doğru hareket etmeye başladı. nihayet bir süre sonra durmuştu. kapılar yavaşça açıldı.

“mahşer alanına hoş geldiniz!” dedi takım elbiseli adam eliyle burak’ı içeri buyur ederek. çıktıkları yer yüksek bir binanın üst katlarından birisiydi ve üç tarafı pencerelerle çevriliydi. burak dehşetle içeri girdi ve büyük camlı duvarların önüne doğru yürümeye başladı. burası tıpkı din kitaplarında anlatılanlar mahşer yeri gibi bir yerdi. kendileri de bu yerin ortasında bulunan gökdelen gibi bir binanın üst katlarındaydı. aşağıda karınca kadar görünen sayısız insanlar vardı. bazı yerlerde öbekler oluşmuştu ve insanların tıpkı din kitaplarında olduğu gibi sorguya çekildiği anlaşılıyordu.

“gördüğün öbekler sorgulama alanları” dedi takım elbiseli adam. “tıpkı yazıldığı gibi, herkes sorguya çekiliyor sevapları günahları tartılıyor. şu ileride de sırat köprüsü var.” dedi eliyle sağ tarafı işaret ederek. burak işaret edilen tarafa doğru ilerledi. köprü kendilerine uzaktı, ama hakikaten kocaman bir köprü vardı ve köprünün altından alevler yükseliyordu. gözlerini kısıp detayları biraz daha görmek istedi. “daha yakından bakmak istersen bunu kullanabilirsin” dedi takım elbiseli adam elindeki gözlüğü uzatarak. yakınlaştırmak veya uzaklaştırmak için ellerini kullanman yeterli.”

burak bir şey söylemeden kendisine uzatılan gözlükleri aldı ve taktı. ellerini iki yana açarak zoom yapmak istedi ama ellerini hızlı hareket ettirdiği için ani görüş değişikliği sebebiyle başı dönmüştü. “benim hatam” dedi takım elbiseli adam, “yakınlaştırma hızına alışabilmen için ellerini önce yavaş hareket ettirmen gerekiyor.” burak denileni yaptı ve ellerini kullanarak gözlüklerin yakınlaştırma uzaklaştırma hızına bir süre sonra adapte oldu. sırat köprüsü hakikaten anlatılanlar gibiydi ve insanlar çok ince bir ipliğin üzerinde tutturulmuş bir köprü üzerinden karşıya geçmeye çalışıyordu. biraz baktı köprüye doğru, karşıya kimse geçememişti, herkes aşağıya düşüyordu. aşağıdaki alanın ucu bucağı belli değildi. ne kadar zoom yaptıysa da bir sınıra ulaşamamıştı. alan en az bir şehir büyüklüğünde olmalıydı.

allah gerçekmiş diye düşündü, allah gerçekmiş ve bu gördükleri de bunun kanıtıydı. ama kendisi neden buradaydı. neden aşağıda değildi? gözlüklerini çıkarıp michael’a döndü. “ben neden buradayım o halde?” diye sordu meraklı gözlerle. “görülüyor ki dalga geçip aptallıkla suçladığım insanlar haklıymış ve allah hakikaten varmış, müslümanlar haklıymış. benim de bunların arasında olmam gerekmiyor mu? beni aşağılamak için mi yapıyorsunuz bunları? bu bir tür ceza filan mı?”
michael bir kahkaha attı. “evet burak bey, allah gerçek ve var. ancak olan biteni idrak edebilmeniz için biraz daha gezinti yapmamız gerekiyor.” dedi ve eliyle asansörü gösterdi. “gözlüğünüzü unutmayın tekrar lazım olacak”

asansöre binip tekrar hareket ettiler. sağa sola yukarı aşağı yönlerde 15 dakikalık bir yolculuk daha yapıldı. burak olan biteni anlamlandırmaya çalışıyor ama mantıklı bir neden sonuç ilişkisi kuramıyordu. takım elbiseli adama sorular sormak da şu an için yersizdi, zira zaten birkaç yer daha dolaşmaları gerektiğini söylemişti biraz önce. bu sebeplerden sorular aklını kemirse de hiçbir şey sormadı yolculuk boyunca.

bir süre sonra tekrar yüksek bir binanın üst katında buldular kendilerini. michael bu kez konuşmadan sadece gülümseyerek içeri buyur etti burak’ı. yine son gördüğü mahşer alanı gibi bir alan vardı aşağıda. ama sırat köprüsü yoktu bu kez. ortada büyükçe olabilecek bir platform vardı. gözlüğüyle zoom yapıp dikkatlice alanı inceledi. tıpkı bir mahkeme salonu gibi yargılamalar yapılıyordu, ama jüri filan yoktu. bir kişi vardı sadece hakim gibi. dikkatlice hakime baktı, biraz daha zoom yaptı.

“isa mı o?” diye sordu şaşkınlıkla gözlüğünü çıkarıp michael’a doğru dönerek.
“evet” dedi michael “ta kendisi!”
“anlamıyorum” dedi burak sorgulayan bakışlarla.
“şimdi biraz oturup konuşmamız gerekiyor” dedi michael odanın ortasındaki masayı işaret ederek.
burak itiraz etmeden bulundukları geniş odanın ortasında bulunan masaya doğru ilerledi ve sandalyelerden birisini çekip oturdu. michael da bir sandalye çekip oturduktan sonra ellerini birbirine kenetleyip konuşmaya başladı.
“siz tahminlerimize göre 2070 yılında ölmüşsünüz burak bey. şu an yaklaşık olarak 5 bin yıl daha ileri bir tarihteyiz ve adalet çağındayız. medeniyet olarak çözmemiz gereken hiçbir problemimiz kalmadı. hastalıkları çözdük, enerji problemini çözdük, ölümü bile çözdük, artık ölüm denen bir şey yok. sizleri tekrar hayata döndürmemizin sebebi de bu seviyelere gelebilmemizi sağlayan atalarımıza ödediğimiz bir borç.”

“peki bu sırat köprüsü, mahşer yeri veya isa olayları nedir o halde? diye sordu burak. “bunlar sahte yapay şeyler mi?”
“hayır” dedi michael. “gördüklerinin hepsi gerçek. sırat köprüsü gerçek, mahşer yeri gerçek. buradaki isa da gerçek isa… biz sadece atalarımızı geri getirerek ödemiyoruz vefa borcumuzu. hayatlarını adadıkları şeyin de gerçek olmasını sağlıyoruz. bu sayede hayatları sadece bizim medeniyetimizin geçmiş ölü bir anısı olmaktan çıkıyor, anlam kazanmış oluyor. hayatlarını trajedi olmaktan çıkarıyoruz.”
“peki kaç tane ölüm sonrası ortamı var böyle?”
“şu an yüzlerce diyebilirim. eskiye indikçe yeni yeni dinlerle inançlarla karşılaşıyoruz”
“peki insanlar gerçekten cehenneme veya cennete gidebiliyor mu?”
“evet, inançları neyse ona göre bir hayat sürüyorlar. genel olarak ortalama 500 yıl cehennem süresi var ibrahimi dinlerde. bir ara oraları da gezeriz isterseniz”
“iyi de tüm bunları nasıl sığdırdınız dünya ya?”
“sadece dünyada olduğumuzu söylemedim, farklı gezegenlere farklı sistemlere sizinle geldiğimiz asansör üzerinden ulaşabiliyoruz. teknik detayları sonra konuşalım bence, çünkü benim de tam olarak hakim olmadığım bir konu.”
“peki mevcut durumla eski dinlerin arasında bir tanesinde en azından uyum var mı? yani birileri bu günleri öngörmüş olabilir mi?

michael biraz düşündükten sonra: “evet, yani çok küçükleri elersek büyük kitlelerin benimsediği dinler arasında bugünleri en yakın yorumu yapan din musevilik, yahudiler yani.”
“nasıl yani” dedi burak kaşlarını çatarak. “bu din biraz sert değil miydi bu konuda, yani sert bir kast sistemi yok muydu içinde?”
“evet” dedi michael. “ancak bunlar yahudilerin her şeyi doğru bildiği anlamına gelmiyor. sadece öbür dünya tasvirleri konusunda yanıldıklarını iddia edemeyiz. iddia ettikleri gibi her şey bu dünyada ve diriliş ve yom hadin yani yargı günü var. bu gün tek bir gün değil sadece, çağ bunun üzerine kurulu. ayrıca siz de yargılanacaksınız!”
burak korkuyla yutkundu ve kafası aniden dank etti. ilk sorusunu unutmuştu. “ben neden buradayım?” diye tekrarladı.

“sizin inancınız burak bey, bizim tüm kudretimize rağmen yeniden oluşturmaktan aciz olduğumuz bir fikir. sizden sonra yazdıklarınızı birkaç kişi daha benimsemiş, sizinle birlikte uyananlarda bunlardı. onların da benim gibi birer rehberleri var ve bizim gibi gezinti yapıyorlar şu anda. çok fazla olmasa sizin gibi benzer konuya odaklanan farklı felsefeler var, hepsinde aynı problemi yaşıyoruz.”
“nedir sizi engelleyen teknik konu?”
“çok fazla rasyonelsiniz, sizlerle ilgili şunu yapsak olur dediğimiz hiçbir inancınız yok. tanrıya en yakın olarak konumlandırdığınız şey ise sevgi. o yüzden sizinle ilgili bu şekilde ilerledik. çünkü tüm bunları yapmamızın ardındaki şey de sadece bu, sevgi.”
“peki ölümden sonra inancı olmayanlara ne yapıyorsunuz?”
“o konu tartışmalı olabiliyor. şayet ulaştığımız kişi gerçekten teşekkür etmemiz gereken birisiyse ancak ölümden sonra dünyaya dair inancı yoksa etik mahkemesinde konu tartışılıyor. şayet döndürdüklerimiz arasında yakınları varsa onlara soruluyor. yine teknik olarak tam hakim olmadığım bir konu.”
“peki şeyi nasıl yapıyorsunuz, geri getirmeyi? beni nasıl geri getirdiniz?”
“dünya üzerinde araştırmalarımız sayesinde. sizin de mezarınıza ulaştık ve kalan kemiklerinizden alınan örneklerle bu mümkün oldu. sahip olduğunuz beden siz yaşarken en güçlü kuvvetli olduğunuz döneme ait ve hep öyle kalacak, yani trajik bir kaza yaşamadığınız sürece. bir şekilde ölseniz bile veritabanımızda bulunan yedekleriniz sebebiyle tekrar kaldığınız yerden devam edebileceksiniz”

burak dirseklerini masaya koyup kafasını iki elinin arasına aldı. söylenilenleri hazmetmekte güçlük çekiyordu. " o zaman” dedi derin bir nefes alarak, “o zaman milyonlarca insanı geri getirmiş olmalısınız, bu kadar insan nerede yaşıyor?”
“enerji problemini çözdüğümüzü söylemiştim. çok sayıda dyson küremiz var ve kuantum boyutta enerji transferi yapmanın bir yolunu da bulduk. buranın kullandığı enerji yaklaşık 286 ışık yılı uzaklıkta bir güneş etrafında kurulmuş olan dyson küresinden geliyor.
“peki oraya kadar nasıl gidebildiniz?” dedi burak. ama michael’in cevap vermesini beklemeden atıldı. “evet evet, asansörler. onu da çözmüştünüz…”
michael evet demek istermiş gibi kafasını salladı.

“yargılama…” dedi burak kaygı dolu bakışlarla. “benim yargılamam nasıl olacak?”
michael arkasına yaslanıp konuşmaya başladı.
“sizin yargılanmanız mevcut duruma uygun olarak yapılacak burak bey. yani kime ne haksızlık etmişsiniz bunlar belirlenecek. bu insanlarla yüzleştirileceksiniz. ardından cezanız verilecek. ancak burada bir ekonomik model var. genelde kimse kusursuz olmadığı için ve cezalar da sert olabileceği için takas yoluna gidilebiliyor veya taraflar birbirlerini affedebiliyor.”
“peki ya bunların sonucunda hala çekilmesi gereken cezam olursa?”
“bu durumda sizi cehennem veya benzer türevler yerlerde cezalandıramayız. ancak bir matrix içinde yaptığınız kötülüğün daha ağırını yaşayacak şekilde hapsedilirsiniz. bunlar kısa cezalar değildir. burada bir ömür geçirirsiniz ve yaptığınız kötülükler her neyse size de yapılır.”
burak korkuyla yutkundu. “peki ya geçersem?”
“bu kez istediğiniz gibi bir ortamda yaşayabilirsiniz. veya sizin için yeni simülasyonlar tasarlarız. sizin hayal gücünüze kalmış..”
burak arkasına yaslandı ve derin bir nefes alıp verdikten sonra devam etti.
“anlıyorum, ama burada bir sorun olması gerekiyor. ölüm yok, sağlık derdi yok, geçim derdi yok, suç yok. hiçbir sorun yok. bu durumda insanlar neden yaşıyor? amaçları nedir?”
“çok güzel bir yere değindiniz burak bey” dedi michael öne doğru eğilerek. “sevgi için yaşıyoruz. çünkü sevgiyi deneyimlemek asla düşüşü olmayacak bir climax anı gibi. sürekli bu deneyimi yaşıyoruz. sizin de bahsettiğiniz gibi, sevginin kendisi ulaştığımız tüm evrenlerde benzer etkileri gösteren bir fenomen. bizim ibadetimiz bu, sevgiyi yaşamak. yargılama süreci bittiğinde ve aramızda daha fazla vakit geçirdikçe demek istediklerimi daha iyi anlayacaksınız. "
“peki evrimsel hayvani dürtülerin yarattığı baskı? bunlar yok mu oldu tamamen? tamam sevgi güzel bir şey ama böyle bir şey de var. eminim benim kadar olmasa da siz de evrimin bıraktığı mirasın etkisindesiniz”
“doğru evet ve bu kuvvetlerin zaman zaman deşarj olması gerekiyor. bunun için de cehennem benzeri yerler var. buradaki görevlilerden bazıları robot değil de insan. bazıları simülasyon bazıları sizin gibi gerçek insanların bulunduğu ortamlar, cehennem örneği gibi. hangisini seçeceği ekonomiyle ilgili bir durum.”
“nasıl bir ekonomi? cehennemde zebani olmak parayla mı satılıyor mesela?”
michael bir kahkaha attıktan sonra cevap verdi.
“evet, ama para ve ekonominin sizin yaşadığınız antik dönemlerden çok farklı bir kimliği var bu dönemde. herkese temel hakları dağıtılır, yaşama barınma ve temel eğlence gibi. ancak ultra eğlenceler lüks tüketime girer ve enerji maliyeti fazladır. bizim sermayemiz de artık bilgi ve yaratıcılık. ne kadar bilgili ve yaratıcı olabilirseniz burada o kadar zengin olabilirsiniz.”
“her şeyi çözdüğünüzü iddia ediyorsunuz. ancak bilgi ve yaratıcılığa neden ihtiyacınız var bu durumda?”
“evet bilinen problemleri çözdük. ancak keşiflerimizin sonu gelmedi. sayısız evrenler var, sayısız evren simülasyonları var. bunların hepsi birbirinden çok farklı matematiğe sahip. hepsi de benzersiz deneyimler yaşamamızı sağlıyor. o yüzden olası tüm evrenleri keşfedip her şeylerini öğrenmediğimiz sürece bilgi ve yaratıcılığa olan ihtiyacımız hiçbir zaman bitmeyecek.”
burak tekrar arkasına yaslandı. şimdi olan bitenler anlamlı hale gelmişti.
“peki yargılama” dedi kaygı dolu bakışlarla “yargılama ne zaman ve nasıl olacak?”
“yürürken devam edelim isterseniz” dedi michael ayağa kalkarak.
burak başıyla onayladıktan sonra itiraz etmeden ayağa kalktı ve asansöre doğru yürümeye başladılar. asansörün kapısı açılıp içeri girdikten sonra michael boğazını temizleyip konuşmaya başladı.
“sizden aldığımız örnekle gözünüzün gördüğü her şeye erişebiliyoruz. sonra buradan tanıdıklarınız veya maruz kaldıklarınız tespit ediliyor. ancak burada bu bilgileri robotlar derliyor. önceleri insanlar yapıyordu fakat etik yasaları sebebiyle kişilerin anılarını sadece etkileşimleri tespit etmek için yapıyoruz. herkese ulaştığımız anda ikinci aşama başlıyor. bu aşama bir ay ile birkaç yıl arasında değişebiliyor, cengiz han’ın hazırlığı yaklaşık 80 sene sürdü.”
“cengiz han ne oldu?” diye heyecanla atıldı burak.
“o şu an inancı olan gök tengri inancına göre yeraltı dünyasında tutuluyor, ne kadar sürede çıkacağını bilmiyorum. ama muhtemelen ifade edemeyeceğimiz kadar uzun bir sayıl olabilir bu”
“bir gün çıkacak mı yani?” dedi burak kaşlarını çatarak?
“evet” dedi michael ellerini iki yana açarak. kim olursa olsun cezasın çektikten sonra çıkacak.
“çok uzun vadeli şeyler ama bunlar” dedi burak. “bundan bir milyon yıl sonra bu medeniyetin devam edeceğini nereden biliyorsun?”
“çünkü medeniyeti biz değil yapay zeka yönetiyor” diye cevap verdi michael. “bu yüzden eminim, çünkü matematik hata yapmaz ve öngörülebilirdir”
burak anladım anlamında kafasını salladıktan sonra “yargılamada ikinci aşamada kalmıştık” dedi “ne olacak ikinci aşamada yargılanırken?”
“burada yaşarken zarar verdiğiniz insanlarla yüzleştirileceksiniz. size suçlamalar yöneltilecek siz de kendinizi savunacaksınız. bir eylemi inkar ederseniz ve yapmadığınız bir eylemle suçlanır ve inkar ederseniz nihai sonuç sizin belleğinizi okuyan yapay zekaya sorulacak. bunlara hiç gerek kalmadan tüm anılarınıza erişebiliriz aslında, ama az önce dediğim gibi etik yasalar sebebiyle bunu yapamıyoruz. bu yüzden şayet mağdur sizi suçlamazsa bazı suçların da üzeri kapatılabilir.
sizin akrabalarınıza ve bölgenizdeki diğer insanlara henüz ulaşamadık, ama en fazla bir iki ayda hazır olur diye düşünüyoruz. siz de bu süreçte sizin gibi süreçleri tamamlanmamış insanlar için verilen imkanlardan faydalanabilirsiniz”
“nedir bu haklar?” diye sordu burak merakla.
“asgari yaşam ve sınırsız bilgi edinme hakkı” diye devam etti michael. “burada sağlıklı olduğunuzdan moralinizin yerinde olduğundan emin olacağız. bunun için istediğiniz ortamları oluşturacağız. sınırsız bilgi edinme hakkı kapsamında istediğiniz konularla ilgili istediğiniz kadar bilgi alabileceksiniz, keşfettiğimiz şeyler hakkında bilgi sahibi olabileceksiniz.”
bu arada asansör tekrar durmuş ve kapısı açılmıştı.
“buyurun lütfen” dedi michael. benim görevim buraya kadardı. sizinle başka arkadaşlar ilgilenecek. tanıştığıma çok memnun oldum.”

frankenstein - del toro
pek izlemeye gönüllü değildim başlarda, ancak aldığı ödüllerin hürmetine bir bakmak istedim.

film açılır açılmaz muhteşem sanat yönetimi ile sizi içine çekiyor ve sırf bu yüzden sıkılmıyorsunuz. izledikçe bu frankenstein'ın diğer varyasyonlarından olan farkını daha iyi anladım. film bence geleceğin kültü olabilir. şimdi biraz filmi yorumlayacağım, orta derecede spoiler içerir.

filmde dinamik bir metafor kalıbı var. yaratık gerek varoluş süreci gerek bilinç kazanma süreciyle insanın oluş sürecinden bahsediyor. oluş dediğim binlerce yıllık fizyolojik ve psikolojik evrim. yaratık oluşturulurken kullanılan kadavralar insanın kendini kurarken kullandığı ölülerden miras aldığı fizyolojidir. yaratığın kafasının karışık olması durumu da yine bu ölülerden alınan geçmiş kimlikler, kültürler, deneyimlerdir. yaratık ilk başlarda viktor'u çok sever ve mutludur. ancak zekası çok geridedir. bilinç kazandıkça akıllanmaya başlar, akıllandıkça acı çekmeye başlar ve yaratıcısına kin duyar.

güzeller güzeli lady elizabeth(kadın gerçekten çok güzel) ise hayatın kendisini temsil ediyor. hayat gibi çekici ve çok güzel. hem viktor hem de yaratık kadına ulaşmaya çabalar. yaratığın ilk başlarda kadınla arası iyidir, ancak yaratık zeki olmadığı için kadın ondan uzaklaşır. viktor akıllıdır, ancak çok plancı olduğu için kadın ondan uzaklaşır. ikisi de değerini anladıklarında kadın ölür. bir iki replik var kullandığı, yazmadan edemeyeceğim.
"yitirilmek ve bulunmak, aşkın ömrü budur işte. bu kısacık sürede kendi trajedisi içinde aşk ölümsüzleşir" (burada gözlerim dolduğu için durdurmak zorunda kaldım filmi)
"fikirler zayıf zihinler için tehlikelidir"

gelelim viktor'a. viktor'u teolojik bağlamda tanrı olarak okuyabiliriz, insanın içindeki tanrı olarak okuyabiliriz, veya daha sığ olmakla beraber insanın içindeki kibir olarak okuyabiliriz. veya hepsini aynı anda içeren dinamik bir kalıba sokabiliriz. ben en son seçeneği seçiyorum. viktor bazı yerlerde tanrıdır, bazı yerlerde insanın kibridir, bazı yerlerde anlam arayan insandır. ana motivasyonu ise yarattığı yaratıkla aynıdır, yani kendi yaratıcısına meydan okumak. ancak detaylar konusunda emin olamadığım için bu paragrafla bırakayım viktor'u

toparlayacak olursak, del toro'nun filmi, yaradılış krizini, yaradılış trajedisini bana göre en iyi ifade eden frankenstein filmi olmuş.
kevin hart - acting my age
ünlü komedyen kevin hart'ın netflix'te yayınlanan gösterisi.
açılış sekansı gerçekten müthişti, bu bir komedi programında hiç görmediğim bir format.

izlerim ama genelde pek kahkaha atmam bu programlarda, ama kevin birkaç kez kahkaha attırdı bana(bunu bizim cem yılmaz başaramamıştı). ana malzemesi ailesi ve yakın akrabaları ve gerçekten çok sert şeyler anlatıyor. ailesi ve akrabaları için hiç kolay şeyler değil bunlar hahah

henüz yarısını izledim. gerekirse editlerim yine.
koşuculara tavsiyeler
tesadüfen fark ettiğim önemli bir detay.

şayet koşudan önce birkaç set ağırlık çalışır ve nabzı biraz yükseltirseniz vucudunuz genel bir yüke hazırlık sürecine giriyor, nöromüsküler aktivasyon deniyormuş buna. bu süreçte adrenalin salgılanıyor ve eklemler yağlanıyor(evet öyleymiş). bu sayede ilk km'lerde ağrı sızı çekmeden koşabilir hale geliyorsunuz.

ben 15 dk yapıyorum bu ön çalışmayı yetiyor
pluribus
ek olarak, uzaylılar neden özürlü gibi davranıyor derseniz onun da gayet makul bir sebebi var. bu da muhteşem kemik bir detay.

dünyadaki tüm insanların bilgi işleme yeteneğini kullanan tek bir işlem gücü ile sıradan bir insanın arasında devasa bir fark vardır. bir kum tanesi ile plajın farkı gibi. bu seviyede bir bilinç için de obsesif kadının yaptığı her şey beklenen ve normal bir şeydir. bir şeyin normal olabileceğini kabul ederseniz, bunu kanıksarsanız ona öfkelenmeyi de bırakırsınız ve eylemler tuhafınıza gitmez. çok gerekiyorsa kendinizi koruyabilirsiniz, ama yargılamazsınız. uzaylıların da yaptığı bu burada.
roman yazmak isteyenlere tavsiyeler
birkaç roman/novella yazmış birisi olarak burada internette pek bulamayacağınız çok önemli birkaç trick vereceğim.

1- çok iyi bir hikayeniz olabilir, ancak bunun hazırlık süresi kısa olmalıdır. beğendiğiniz ünlü yazarlar gibi 20-30 sayfayı bir hazırlık süreci yaparsanız o kitabı kimse okumaz. okurun bu aşamaları geçmesi tamamen kitabın yazarına duydukları saygı ve sevgi ile bağlantılı bir şeydir. hatta sizin kitabınıza para verdilerse şayet, kitaba başlarken biraz sinirli olurlar. para vermedilerse de okumaya isteksiz olurlar.
o yüzden bam bam olayların ortasından başlayın. birisi ölmek üzere olsun mesela veya bir kavganın ortasından başlayın. hazırlık sürecini aksiyona yedirin. bu şekilde o ilk algı bariyerini yıkmak ve kullanıcıyı kitabın içine çekmek için bir şansınız olur. aynı şey filmler için de geçerli. ünsüz biriyseniz böyle başlamalı filminiz bir şansınızın olması için.

2- ikinci konu, yayıncı yayıncı dolaşmayın. self publishing yapın diğer türlü çok üzerler sizi(aı ile konuşabilirsiniz detayları). büyük yayıncılar nepotizm mekaniğiyle çalışır, küçükler ise olaya tamamen ticari bakar. kitabınız basılır evet, ama bu süreçte kapağı ile ayrı uğraşırsınız, editörü ile ayrı, grafikeriyle ayrı. bu arkadaşlar üstünkörü iş yaparlar, benim kitabımın bir baskısında hatalı metin basıldı sayfalarca. böyle şeyler işte.

3- öyle bir kitap yazacağım zengin olacağım hayalleri kurmayın tavsiyem. benim basılı kitaplarım 50 satmıştır satmamıştır. self publishing ile ise yaklaşık 25.000 kişi kitabımı okudu ve bunlardan kazandığım para 40 lira.

aşağıda da en çok satan kitabım bulunuyor. okumak isterseniz: https://play.google.com/store/books/details?id=hp_seaaaqbaj

edit: sanırım bir hata sebebiyle link çalışmıyor. google kitaplar üzerinden search edip ulaşabilirsiniz.
pluribus
izleyici tarafından yüksek rating almış apple tv dizisi.

geçenlerde izledim birkaç bölüm, aşağısı hafif-orta derecede spoiler içerir.
teknik detaylara her zaman önem vermişimdir amatör bir sinemacı olarak. bu yapımdaki en beğendiğim teknik detay ise uzaylılar tarafından yaratılan virüsün yapısı oldu.

benim yazılarımda da sıklıkla dile getirdiğim gibi, medeniyet ve ahlak arasında sıkı sıkıya bir bağ vardır. bir medeniyet hem çok gelişmiş hem de kötü istilacı bir medeniyet olamaz, çünkü gelişirken kendisini yok etmek zorundadır(böyle devam edersek bizde olacağı gibi). yapımcılar bu detayla bilimkurgu yapımının hakkını vermiş bulunuyor benim için.
ben obsesif başrol arkadaşa biraz gıcık oldum. artı 3 bölüm geçmesine rağmen hala aynı döngüler tekrarlandığı için sıkıldım biraz.

dipnot: bahsettiğim konuyla ilgili daha detaylı bilgiler elde etmek isterseniz, fermi paradoksu nedir yazarak arama yapabilirsiniz.